Eğer madde, ışık(enerji) ve boşluksa gördüğümüz algılanabilir dünya bir hiçten mi ibaret?

Eğer madde ışık(enerji) ve boşluksa, gördüğümüz algılanabilir dünya bir hiçten mi ibaret? Aslında uzunca süre kuantum fiziği ve kuantum felsefesi üzerine okumalar yapmaktayım. Fakat ne kadar bilimsel olarak ele alsam da konu bir yerden sonra zihnimin içinde canlanan bilim-kurgusal düşünceler halini alıyor.

Maddenin en küçük yapı taşı olan atomun karakteristiğini incelerken bambaşka bir evren inceliyoruz aslında. Uzay dediğimiz düzlem sonsuz, hatta sonsuz büyüklük kavramı kullanılır ki bana göre yanlıştır. Çünkü büyüklük kavramı sonlu olan için kullanılır. Yani uzaya çıkacağımız bir yolculuk sonsuza kadar bitmeyecektir. Keza Atom içinde anı şey geçerli, atomun içerisine daldıkça ve girdikçe sonsuz küçüğe doğru ilerliyeceğiz ki bu yolculukta hiç bitmeyecek. Atom en basit anlatım haliyele maddenin en küçük birimi ve kendi elementine karakterisiğini veren en küçük parçacık. Daha çok bilimsel bir anlatımdan çok burada felsefi açıdan bir inceleme yapacam. Çünkü atom üzerine yapacağınız internet aramalarda binlerce bilimsel makele rahatlıkla bulabilirsiniz. Fakat atom incelendikçe artık felsefi bir bakş açısı da ortaya çıkmaya başladı. Çünkü bir nevi Tanrı’nın evreni yaratırken özünü ya da Tanrı diye bir olgunun olmadığını araştırıyoruz.

Atomun yapısında proton, nötron ve elektron bulunur. Proton sayısına göre atom kendi elementini belirler. Atomun çekirdeğini oluşturan protonlar ve nötronlardır ve elektronlar tıpkı güneşin çevresindeki gezegenler gibi belirli yörüngelerde(orbitaller) konumlanmışlardır. Atom çekirdeği ile elektronlar arasındaki mesafe oranına gelirsek durum daha da ilginç hal alır. Eğer atomun içerisine girseydik ve atom çekirdeğinin yanına gitseydik ve bu atom çekirdeğinin boyutu bir toplu iğne başı kadar olsaydı en yakın elektronun uzaklığı atom çekirdeğinin konumunu, İstanbul diye düşünelim, Paris kadar uzaklıkta olurdu. ve bu elektronlar atomun çevresinde dönme hareketi yapmaktadırlar. Belirli bir momentum(dönüş hızı diyelim)’a sahiplerdir. Atom çekirdeği ve elektronlar arası boşluk vakum etkisi boşluğudur. yani hiç bir ato

mik olayın gerçekleşmediği bir boşluktur. Keza atom çekirdeğine gelecek olursak protonun ve nötronlarında kuarklardan meydana geldiğini söyleye biliriz. O halde gerçek madde kuarklarında içerisinde. Ama varolan teknoloji elektroskopik küçüklükte olan bu enerjilerin ya da maddelerin incelenmesini geçerli kılamıyor. Elektronların parçacık(madde) özelliği dışında aynı zamanda dalga özelliği olduğunu ışıktan(foton) biliyoruz. Çünkü parçacık ışık hızına ulaştığında rahatlıkla camdan geçebiliyor. Eğer madde olsaydı bu olay imkan dahilinde olmayacaktı. Yani madde dedğimiz şey bir bakıma uzay mekanda konumu olan bir enerji halini alıyor. Nasıl ışığın bir dalga boyu(frekansı) varsa. O halde maddenin de bir frekansı var. Ve biz maddeleri varolan frekanslarına göre algılıyor olabiliriz. Bu arada biraz önceki boşluk hadisesine gelirsek, atomun %99,999…’u belkide daha fazlası boşluktan ibaret. geri kalan madde(ya da enerji) evreni vareden asıl öz’dür. Eğer bu özler bir araya toplansa evrenin ilk oluşum safhasına, yani Bing Bang(büyük patlama) öncesine dönmüş oluruz. Yani sonsuz küçük hacimli(limit uygularsak hacimsiz), fakat sonsuz ağırlıkta(enerji de) bir noktacık. O halde girişteki sorumun yanıtını bulmak gerekirse, maddeye rengini veren, özelliklerini belirleyen ve formları zihnimizde algılatan var olan enerji ve frekanslar olmuyor mu! Ve sonuçta bir bilim dalı (kuantum fiziği), çok etkili bir felsefe çıkarmış oluyor. Gelelim Tanrı’nın varlığına. Kuantum fiziğini incelerken eş zamanlı ama k

onuyla bağlantısız Budist felsefeyi de inceleme şansım oldu. Bu bağlamda Fritjof Capra’nın Tao of Physics kitabından bir alıntı vermek istiyorum.

Fiziksel nesnelerin ve olguların, temelde var olan bir varlığın geçici tezahürleri olduğu düşüncesi yalnızca kuantum kuramının değil, aynı zamanda Doğu’daki dünya görüşünün de en temel unsurudur. Tıpkı Einstein gibi, Doğulu mistikler de bu temel varlığın tek gerçeklik olduğu görüşünde birleşir: bu gerçekliğin tüm olgusal tezahürleri geçici ve hayali görüntüler olarak düşünülür. Doğulu mistiğin bu gerçeklik görüşü, fizikçinin kuantum alanı ile özdeş değildir çünkü o, bu dünyadaki bütün olguların özü olarak görüldüğünden her tür kavram ve düşüncenin ötesindedir. Kuantum alanı ise fiziksel olguların sadece bir kısmını içine alan, özenle tasarlanmış bir kavramdır. Bununla birlikte, fizikçinin atom altı dünyayı yorumlama biçiminin temelinde yatan sezgi, kuantum alanı açısından bakıldığında, kendi dünya görüşünü sonsuz bir temel gerçekliğe göre oluşturan Doğulu mistiğinkiyle benzerlikler taşımaktadır. Alan kavramının ortaya çıkışından sonra fizikçiler farklı alanları her tür olguyu kapsayacak tek bir alan altında birleştirmeye giriştiler. Özellikle Einstein, yaşamının son yıllarını bu tür bir birleşik alan için çalışarak geçirdi. Belki de Hinduların Brahman’ı, Budistler’in Dharmakaya’sı ve Taocuların Tao’su, yalnızca fiziğin ilgi alanına giren olguların değil, evrendeki her tür olgunun varoluş sebebi olan birleşik bir alan olarak görülebilir. Doğu felsefesine göre, olguların altında yatan gerçeklik biçimlerden ötedir ve her tür betimlemeye ya da açıklamaya karşı koyar. Bu nedenle çoğu zaman bu gerçekliğin biçimsiz, boş ya da bir boşluktan ibaret olduğu söylenir. Ancak bu boşluk, hiçlik olarak algılanmamalıdır. Tam tersine her biçimin özü ve her tür yaşamın kaynağıdır. Bundan dolayı Upanişad’lar şöyle der:
Brahman yaşamdır. Brahman mutluluktur. Brahman boşluktur… Mutluluk aslında boşluğun ta kendisidir.
Boşluk da mutluluk demektir aslında.
Budistler ise sonsuz gerçekliğe “Sunyata” yani “boşluk” adını verirken, aynı görüşü ifade eder ve olgusal dünyadaki yapılara hayat verenin bu yaşayan boşluk olduğunu doğrularlar. Taocular ise benzer bir sınırsız ve sonsuz yaratıcılığı Tao ile özdeşleştirir ve buna yine “boşluk” adını verirler. Kuan-tzu “Göğün Tao’su boşluk ve biçimsizlikten ibarettir” derken, Lao Tzu da bu boşluğu ifade eden farklı benzetmeler kullanır. Tao’yu çoğunlukla sonsuza kadar boş olan ve bu nedenle de nesnelerin ölümsüzlüğünü koruyan çukur bir vadiye ya da kaseye benzetir.
Boş ya da boşluk gibi sözcükler kullanmak yerine Doğulu bilgeler Brahman, Sunyata veya Tao gibi terimlerle sıradan bir boşluktan söz etmediklerini, tam tersine sonsuz yaratıcı güce sahip bir boşluğu kastettiklerini her fırsatta vurgularlar. Bundan dolayı Doğu felsefesindeki boşluğu, atom altı fiziğindeki kuantum alanına benzetebiliriz. Tıpkı kuantum alanı gibi boşluk da besleyip büyüttükten sonra yok ettiği sınırsız biçimlerin oluşumuna olanak tanır. Upanişadlar’da denildiği gibi,
Sakinleş, bırak o
Ondan geldiği
Ve dönüp içinde eriyeceğine,Ve içinde nefes aldığına yakarsın.
Mistik boşluğun olgusal tezahürleri de, tıpkı atom altı parçacıklar gibi, hareketsiz ve kalıcı olmanın aksine devingen ve geçici bir yapıya sahiptirler; doğar ve aralıksız süren tek bir hareket ve güç dansıyla yok olurlar. Tıpkı fizikçinin atom altı dünyası gibi Doğu felsefesinin olgusal alemi de sürekli doğum ve ölümle karşı karşıya olan bir dünyadır. Bu dünyadaki nesneler geçici tezahürler olduklarından temel bir kimliğe sahip değildirler. Somut maddenin varlığını reddeden ve aynı zamanda birbirini izleyen deneyimlerin temelinde sürekli bir kişilik olduğu görüşünün bir yanılsamadan ibaret olduğunu savunan Budist felsefe, özellikle bu noktayı vurgular. Budistler bu somut madde ve özgün kişilik yanılsamasını, su dalgalarının aşağı yukarı hareketlerine bakarak yüzeyde hareket eden bir miktar su olduğunu zannetmemiz yanılgısına benzetirler. Fizikçilerin, hareket halindeki bir parçacığın yarattığı somut madde yanılsamasını göz önüne sermek için alan kuramı bağlamında da bu benzerlikten yararlanıyor olmaları ilginçtir
.”

Yukarıdaki alıntıda ilginç bir bakış açısı gördük. Budist felsefede tanrı yoktur. Bu noktada metaryalistlerle hemfikir gibi olsa da, meteryalist felsefeden en önemli farkı maddenin de olmamasıdır. Tanrı yoktur ve boşluk vardır. Evrenrende algıladığımız her şey zihinlerimizde oluşan formlardan ibarettir budist felsefede ve tüm zihinlet arasında bir etkileşim vardır bu da ortak formları doğurur. Form bir madde ya da gerçek değildir zihnimizin yanılsamasıdır. Ve kurtuluşa ermiş insan(zihin) boşluğa(hiçliğe) yani Nirvana’ya ulaşandır. Bu noktadan sonra evrenin boşluğuyla(bütünle) bir olur zihin. Yani Tanrı algılanan herşeydir aynı zamanda hiç birşeydir. Bu felsefi akım bir bakıma İslam felsefesini de etkilemiştir. Ene’l Hak (Ben Tanrıyım) kavramı ve tassavvuffi düşüncenin temellerini oluşturur. Tanrı herşeydir ve herşey tanrının bir parçasıdır. Aslında konuyu ilerletirsek daha neler göreceğiz. Stephan Hawking’in paralel evrenler teorisi zihinlerimizi ve hayat anlayışımızı alt üst etmeye yeterlidir. Hawking demişken, beyin kıvrımlarımı meşgul eden başka bir nokta da şu; eğer her algıladığımız şey enerji ve frekansdan oluşuyorsa, aynı düzlemde(ya da farklı paralel evrenlerde), farklı enerji boyutlarında farklı evrenlerin olma durumudur. Hawking’in 11. boyut teorisi de bu paralel evrenleri destekleyici. O halde evrenin sırrını çözümlemede daha başlangıçta bile sayılmayız diyebiliriz. Mesela biz farklı bir varlık sisteminin bilgisayar oyunları olabiliriz, ya da her hangi bir atom içerisinde kuarklarda zihin enerji formatında başka bir varlık türü olabilir ve o atom o türün evreni olabilir. Ya da içinde bulunduğumuz evren başka dış bir evren içinde bir atom olabilir. “The Matrix” Filmindeki gibi bir dünya da olabiliriz. Daha da örnekleri çoğaltabiliriz. Ama şu bir gerçek ki, kuantum fiziği ne kadar çok algılanır ve yayılırsa insanoğlunun(ya da zhinler dünyasının) hayata bakış açısı da o derece farklılaşacaktır.

* Yazarın Tao of Physics adlı kitabından çeviren: Sema Özçallı

Modern Strata

Bir Yorum Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir